1955 Bağdat Paktı’nın Sonuçları

1955 Bağdat Paktı’nın Sonuçları

1955 Bağdat Paktı’nın Sonuçları

Bağdat paktının başlıca amaçlarından biri Ortadoğu’da birliğin sağlanmasıydı.Fakat paktın amacı üyelerine göre biraz daha farklılık gösteriyordu.Ortadoğu’da birliğin sağlanması Amerika için önemliydi.Çünkü ABD’nin pakt “Kuzey Kuşağı” stratejisi içinde oluşturulan “NATO – Balkan – paktı Seato” gibi parçalardan sadece bir tanesiydi ve bölgedeki dağınık durum ve karışıklık bölgede ki ABD’nin rakibi Sovyetler Birliği için ise yarardı.İngiltere ise Ortadoğu’da gönüllü liderliği ABD’ye devretmekle beraber bu bölgedeki üstlerinden tamamen vazgeçmek istemiyordu.Ortadoğu Komutanlığı planı ile amacına ulaşmaya ,İngiltere hiç olmazsa Bağdat Paktı ile özellikle Irak’ta ki üslerinin ve denge unsuru olma pozisyonu devam etmesini istiyordu.Türkiye ise NATO’ya alınmadan önceki Ortadoğu’yla ilgili sözleri gereği yeni teşekküllere önderlik yapmaya çalışıyordu. Belki bir sonra ki amacı da Ortadoğu’da liderlik konumuna yükselmektir.Irak ve Pakistan ise ABD ve İngiltere’den alınacak yardım ve destek karşılığı böyle bir pakta giriyorlardı. Oysa ki bütün bu nedenlerin yerine sadece mevcut kominizim tehlikesini bölgeden uzak tutmak temel sebep olarak gösteriliyordu.Fakat sonuçlar pek de beklentilere cevap vermedi.

Arap Dünyası ve Pakt
Bağdat Paktı kurulduktan sonra en büyük tepkiler Arap dünyasından gelmiştir.Özellikle Mısır bu konuda Arap ülkelerin liderlik etmiş , olayı yaptığı açıklamalarla Arap Birliği’ne komplo olarak göstermeye çalışmıştır.
Mısır’ın bu iddialarına karşın bazı Arap ülkeleri ise , şimdilik böyle bir pakta gerek bulunmadığını görüşünde olduklarından katılmadılar.Ürdün ,Suudi Arabistan’ın dümen suyuna gittiğinden; Suriye ise Sovyetler ile dirsek temasında bulunduğundan bu görüşte yer almadılar.Buna karşın İran ve Pakistan pakta katılacaklarını bildirdiler.
Pakta 23 Eylül 1955’te Pakistan ve 3 Kasım’da İran katılmıştır. Bu iki ülke ise Ortadoğu’nun Arap olmayan kuşağına mensup ülkelerdir. Pakta Arap olarak sadece Irak’ın katılması Ortadoğu’da ayrıca Arap olan ve olmayan devletler arasında bir ayrım meydana getirmişti. Yine Türkiye NATO’ya üye olduğunda Irak’ta dolayısıyla NATO ile irtibatlı bir konuma geliyordu.Oysaki Araplar Doğu ve Batı arasında tarafsız olan sadece Arapları içine alan bir paktı savunuyorlardı.
Mısır paktın imzalanmasından sonra gösterdiği tepkiyi Ortadoğu’da ki yandaşlarını da kullanarak somut hale getirmeye başladı. Bu yönde 2 Mart 1955’de Suriye ile Irak’a karşı kenara itecek bir antlaşma imzaladı. 6 Mart 1955’te ise Şam, Kahire,Riyad’da ayrı ayrı ilan olunan bir bildiri ile Mısır ,Suriye ve Suudi Arabistan’ın askeri,siyasi ve ekonomik alanlarda işbirliğini güçlendirecek ve bu üç devletin Türk-Irak paktına katılmamasını öngören bir karar alındığı Arap alemine ve tüm dünyaya duyuruldu.
Suudi Arabistan,geleneksel Haşimi aleyhtarlığı nedeniyle Mısır’ın arkasında yer almıştı.Suriye’de Sabri-Al Asali başkanlığında ki hükümetin temel politikası “Türk paktına karşı mücadele etmiştir”
Lübnan ve Ürdün bir yandan Mısır’ın öte yandan da Türkiye’nin çabalarına rağmen ne Mısır’ın liderliğinde ki bloğa ve ne de Bağdat Paktı’na katılmak istemediler.Daha açık bir ifade ile her iki ülkenin başında da aslında Batıya yakın yönetimler bulunmasına rağmen Mısır’ın liderliğindeki aleyhteki kampanyadan çekinerek Bağdat paktına girmeye cesaret edemediler ve tarafsız kalmayı tercih ettiler.

Irak’ın Yalnızlığa İtilmesi
Bağdat Paktıyla birlikte Irak’ın Batılı Devletler ,ABD ve Türkiye ile ilişkileri gelişmiş fakat Sovyetler Birliği ve Arap dünyası tarafından yalnızlığa itilmiştir.
Sovyetler Paktın imzalanmasıyla beraber Irakla diplomatik ilişkilerini kesmiştir.
Irak pakta katılan tek Arap ülkesi olarak Mısır önderliğinde Arap dünyasından tecrit edilmiştir.Mısır bu politikasıyla Irak’ı Arap dünyasından ezerek paktı başarısızlığa uğratmak için çalışmıştır.Ancak bütün Arap devletleri Mısır kadar radikal çözümler aramamış tepkileri değişik olmuştur.
Irak bütün bu baskılara rağmen Türkiye ile girdiği bu işbirliği anlaşmasından vazgeçmemiş ve Arapların tüm tepkilerine rağmen Paktan çekilmemiştir.Fakat Irakta oluşan iç ve dış baskılar 1958 devrimini sonuç verecektir.Irak bütün bu baskılara karşı Türkiye ve İran’la ortak çıkarlarını kominizim yayılmacılığına engel olmak sebeplerini paratoner olarak kullanmıştır. Aslen Irak’ın büyük umudu diğer Arap Devletleri’nin de Pakta katılacağını düşünüyor olması idi.Ancak bu gerçekleşmemiştir.
Irak için Bağdat Paktı’nın diğer bir sonucu 1930 tarihli İngiltere-Irak Anlaşmasını yenilemesi olmuştur.Böylece İngiltere Oratdoğudaki çıkarlarını kaybetmemek için böyle bir kılıfla bölgede devamlılığını sağlamıştır.Ve 4 Nisan 1955 tarihin de İngiltere’nin Pakta katıldığı gün bu anlaşma imzalanmıştır.
Pakt neticesinde Ortadoğu’da Arap devletlerinde şu tip bir bloklaşma meydana gelmiştir:
Pakta üye olan Irak-Türkiye-Pakistan
Mısır-Suriye-Suudi Arabistan tarafı
Tarafsız olarak Lübnan ve Ürdün
Görüldüğü gibi pakta Araplar arasında parçalanmaya neden olmuştur.Bu ise Sovyetlerin bölgeye girmesine neden olmuştur.Mısır ve Suriye artık Sovyetler Birliği’ne yönelmeye başlamıştır.Yani bu iki devlet Sovyetler Birliği’ni adeta Ortadoğu’ya adeta çekmişlerdir.

Pakt ve İsrail
Bağdat Paktı’nın 5. maddesinde yer alan ve paktın Arap birliğinin üyelerine ve taraflarca tanınmış ülkelere açık olduğu şeklindeki hüküm, Irak Başbakanının 26 Şubat 1955’de de Irak parlamentosunda belirttiği gibi İsrail’i kastediyordu.Arap ülkelerince ve bu arada Irak tarafından tanınmamış olan İsrail Pakta alınmasının söz konusu olmayacağı gösterilmek isteniyordu.Fakat bu hüküm Pakta cephe olan Arap çevreleri için yeterli olmadığı gibi İsrail’de de kendisine yönelmiş bir paktla karşı karşıya bulunduğu sanısını uyandırmıştır. Gerçekten de Bağdat Paktı İsrail’de tepkiyle karşılanmıştır.İsrail Dışişleri Bakanı sözcüsü Antlaşmayı , “İsrail’e karşı”olarak nitelendirmiş ve antlaşmanın “İsrail’e karşı Arap duygularını teşvik edeceğini ve Arap saldırganlığını artıracağını”öne sürmüştür.İsrail Hükümeti Londra ve Washington’a Türk –Irak Paktı karşısında duyduğu endişeyi bildirmiş ve Amerika ve İngiltere hükümetlerinin ,Antlaşmanın “İsrail aleyhtarı” yönü üzerinde durmalarını istemiştir.
İsrail Devleti’nin bu endişesi Paktın imzalandığı dönemde söz konusu olmamıştır.Ancak İngiltere’nin Pakta katılımından sonra böyle bir endişeye kapılmıştır.Oysaki hem Türk Hükümeti Hem de İngiltere Başbakanı Eden Paktın İsrail’e karşı herhangi bir kötülük ya da düşmanca bir düşünce taşımadığını bildirmişlerdi
Bu şekilde Bağdat paktının bir sonucu da Ortadoğu’da zaten mevcut bulunan Arap-Yahudi ayrılığını pekiştirmek olmuştur.

Pakt ve İngiltere
“Paktın yeni üyeler hakkında ki 5. maddesinde -bölgedeki güvenlik ve barışla ilgili-ülkelerinde pakta girebilecekleri öngörülüyordu.Bu şekilde -bölgedeki güvenlik ve barışla ilgili- olan Batılı büyük devletlerinde pakta katılabilme imkanı tanınıyordu.Nitekim İngiltere,4 Nisan 1955’te Bağdat Paktı’na katılmıştır.
Daha önce belirttiğimiz gibi İngiltere’nin pakta katılmaktaki asıl amacı Irak’la yaptıkları 1936 antlaşmasının yenilenmesi idi.İngiltere Başbakanı AnthonyEda bunu şöyle ifade ediyordu:
“Bizim paktı teşvik etmemiz veya büyük bir olasılıkla pakta girmemiz için bir başka neden daha vardı.1957 yılında İngiltere ve Irak arasında 1936 da imzalanan antlaşmanın süresi dolacaktı.Bu nedenle dostça ilişkiler içerisinde olduğumuz ülkelerde dahi milliyetçi duyguları hesaba katmak zorunda olacaktık.(…..) Bana göre , Irak ile aramızda ki sözleşmelere dayanan her iki ülke içinde faydalı savunma önlemlerini biraz daha genişletilmiş bir biçimde eşitliğe dayanan bir antlaşmayla genişletebilirdik.(…..) Elbette pakta girdiğimiz takdirde bir takım yükümlülükler üstlenmek mecburiyetinde kalacağız ve bu yükümlülükler Türkiye ve Irak’ın yükümlülüklerine de etki edecektir.Ancak, Biz böyle yükümlülüklere NATO ile ve İngiltere ile Irak sözleşmesinde de girmiştir.İnanıyorum ki ,böyle yükümlülükleri ayrı sözleşmeler olarak bu iki ülke ile yapmak yerine Türkiye ile Irak arasındaki karşılıklı yardım çerçevesindeki bu antlaşma ile almak bizim için en iyisi olacaktır.”
“İngiltere’nin pakta katılması Mısır ve Suriye’nin eline yeni bir silah vermiştir.Bu da Bağdat paktının İngiltere’nin Ortadoğu’da ki sömürgeciliğine yardım eseri olduğu idi” Ayrıca Paktın amacı bölge devletlerini bir araya toplamaktı. O halde İngiltere gibi Ortadoğu ülkesi olmayan bundan daha önceki Arap devletlerine hiçte hoş olmayan bir sömürgeci kimliğine sahip bir ülkenin bu pakta ne işi vardı.
Tabii ki bütün bunlar Arap devletlerinin görüşüydü.İngiltere ise kendi asıl hedeflerine ulaşmış bulunuyordu. “Şöyle ki, İngiltere pakta girdiği gün Irak’la arasında 1930 tarihinde imzalanmış olan süresi 1957 yılında sona erecek olan anlaşmayı yenileyen bir antlaşma imzalamıştır.İngiltere ile Irak arasında, Irak’ın savunması için işbirliği yapılmasını öngören antlaşmaya göre, İngiltere,Irak silahlı kuvvetlerinin yetiştirilmesi ve donatılmasını üzerine alıyordu.Irak’a bir silahlı saldırı olduğu veya Irak’ın güvenliğini tehlikeye düşüren bir saldırı tehdidi ortaya çıktığı takdirde, İngiltere, Irak hükümetinin istediği halinde Irak’ın savunmak üzere gerekirse silahlı kuvvetleri ile de bu ülkenin yardımına koşacak,Irak hükümeti de ,bu yardımın hızlı ve etkili bir şekilde yapılabilmesi için gereken kolaylıkları sağlayacaktı.Anlaşma, gerek İngiltere ve gerekse Irak , Bağdat Paktına üye oldukları sürece geçerli kalacaktı.
Böylece İngiltere,Bağdat paktı sayesinde, “Irak’ın bir kapısından çıkıp diğerinden tekrar içeriye giriyordu.”

Pakt ve ABD
NATO,Güneydoğu Asya Paktı,Pasifik Paktı,Balkan Paktı Olumlara öncülük yapan ABD Bağdat paktı kendisi tarafından planlandığı halde pakta katılmamıştır.Oysa ki paktla ilgili bütün çalışmalarda Amerikan öncülüğü söz konusuydu.ABD’nin pakta katılmayış sebeplerinin başında ,Nasır’ın ve diğer Arap ülkelerinin pakta karşı göstermiş oldukları tepki gelmektedir.ABD bu paktın amacına ulaşabilmesi ve tüm Arap ülkelerini bu Pakta katılmaya ikna etmek için imkanlarını kullanmış, değişik vaatlerle Arap ülkelerinin kapılarını çalmışsa da Ürdün, Lübnan ,Yemen gibi ülkeler pakta karşı hoşnutsuzlarını saklamışlar ve Paktın dışında kalmışlardır Ayrıca ABD,Sovyetlere karşı karşıya gelmekten de çekinmiştir. Bununla birlikte Pakistan’a yaptığı yardımlardan ötürü Hindistan ‘la nazik bir ilişkiye sahiptir.
ABD bahsettiğimiz nedenlerden dolayı pakta katılmadı.Belki katılsaydı İngiltere varı bir tepkiyle karşı karşıya kalabilirdi.ABD pakta karşı mesafeli durmaya gayret etmiştir. “Ancak hemen belirtmek gerekir ki,Amerika, pakt karşısında ilgisiz kalmış da değildi.Bağdat Paktı Konseyinin 21-22 Kasım 1955’de Bağdat’ta yaptığı ilk toplantıda, Amerika, paktla “siyasal ve askeri temas”kurmayı ve konseyi toplantılarında bir gözlemci bulundurmayı kabul etmiştir.Konseyin 16-19 Nisan 1956’da Tahran’da yaptığı toplantıda da Amerika, Paktın Ekonomi ve Yıkıcı Faaliyetlerle Mücadele Komitelerine katılmağa karar vermiştir.Dolayısıyla Amerika’nın paktla resmen üye olmaması, Pakt içindeki fiili statüsünde fazla değişiklik yapmamıştı.Bu durumda, Amerika’nın paktla ilişkilerini “mesafeli”tutması, herhalde Arap ülkeleri için tatmin edici olamazdı.Üstelik, Amerika’nın resmen üye olmaktan resmen üye olmaktan kaçınması, özellikle ekonomik yardım amacıyla Amerika’nın aralarında görmek isteyen paktın bölgesel üyelerini de tatminsizliğe sevk etmiştir. Ancak ABD’nin bu mesafeli tutumu pakta üye ülkeler arasında huzursuzluk kaynağı olmuştur.
Uzun vade de Bağdat Paktı ABD için başarısız bir deneyim olmuştur.Çünkü kendi politikası ve çıkarları için hazırladığı bütün planlar;ve yaptığı askeri,ekonomik yardımlara rağmen dilediği sonuçları alamamıştır.

Pakt ve SSCB
Daha öncede belirttiğimiz gibi Bağdat paktının temel amacı “Kominizim” perdesi altında Sovyetler Birliğini çevreleme projesinin bir parçasını gerçekleştirmektir. Fakat bu noktada beklenenin tam aksine netice vermiştir.
Sovyetler Birliği Bağdat Paktı’nın kurulmasına karşı ilk tepkisini Sovyet Dışişleri Bakanı 16 Nisan 1955’te yayınladığı resmi açıklama ile gösteriyordu.Açıklama da , bir süre önce “Yakın ve Ortadoğu’da belli bazı Batılı güçler tarafından kurdurulan askeri gruplaşmalar”reddediliyordu. Açıklama ayrıca şunu da vurguluyordu: “Yakın ve Ortadoğu’da ki durum son zamanlarda oldukça gerginleşmiştir. Bunun sebebi de bazı Batı güçlerinin Yakın ve Ortadoğu’da ki ülkeleri saldırgan Kuzey Atlantik Blokuna ek olabilecek askeri gruplara çekmek üzere yeni girişimde bulunmalarıdır.1951’de adı “Ortadoğu Komutanlığı”olan bir savunma planını yakın ve Ortadoğu ülkelerince direnişle karşılanması sonucunda başarısızlığa uğramıştır.Amerika ve İngiltere Yakın ve Ortadoğu ülkelerine tek tek veya çift çift olmak üzere dolaylı bir şekilde kendi egemenlikleri altında belirli gruplandırmalar kurmak için önlemler aldılar.Bu şekilde 1954’de bir Türk –Pakistan Antlaşması ve geçen Şubat ayında da bir Türk-Irak askeri İttifakı yapılmıştır. Türk-Irak ittifakının kurulması ile, kurucular Irak’ın diğer Arap ülkelerinde ayrılmasını başardılar ve bu ülkeler arasındaki gerginliği artırdılar ki , bu durum bölgede ki ülkeler arasında anlaşmazlık çıkarmaya çalışan ve kendi askeri stratejik menfaatlerine uygun fırsatlar bekleyen ülkelerin çıkarlarına hizmet edecektir.”
Böylece Türkiye ve Mısır’ın yanı sıra Sovyetler Birliği de Ortadoğu’da devam eden cereyanlara karışmış oluyordu.
Sovyetler Birliği’nin katılmasıyla Ortadoğu’da yeni bir görünüş kazandı.Bu şekilde Bağdat paktı kuruluş amaçlarını gerçekleştir ememezlikle kalmayıp ,beklenenin tam aksi yönde sonuçlar vermiş olmaktaydı. “Böylece Bağdat Paktı gerçekleştirmek istediği gayeye oranla çok zayıf temeller üzerine oturtulmuş garip bir antlaşma oluyordu.

Paktın Türkiye Açısından Sonuçları
Türkiye’nin dış politikasının temelini “Sovyet yayılmasını” önlemek olarak belirlemiştir. Ve şimdi bu politika orta doğuda uygulanıyordu. Bağdat paktı, Amerika ile orta doğuda ortak çıkarlar izleyen Türk dış politikasının temel taşını oluşturuyordu.
“Türkiye, batı ile ittifakı kesinleştikten sonra, Ortadoğu’da bir paktın kurulmasını adeta bir “görev” kabul etmiştir. Türkiye’nin orta doğu konusundaki bu kesin ve hatta biraz idealist tutumu, pakt karşısındaki tepkileri değerlendirişinde esnek davranma imkanını ortadan kaldırmıştır. Türkiye orta doğu paktının kurulmasındaki rolünü, mutlak yerine getirmesi gereken bir görev olarak kabul etmeseydi , pakt karşısındaki tepkiler üzerine bu projeden tamamen veya hiç olmazsa bir süre için vazgeçmesi mümkün ve doğru olurdu.

Arap Dünyası ile İlişkiler
Türkiye pakt henüz kurulma aşmasında iken Arap ülkelerinin böyle bir oluşuma çok sıcak bakacaklarını düşünüyordu. Hatta belki de Menderes hükümetinin olaya kayıtsız kalan veya olumlu bakmayan Arap ülkelerine sert tepki vermesinin nedeni de bu olabilir. Çünkü hükümet tarafından henüz pakt kurulmadan yapılan bir açıklamada şu ifadeler kullanılıyordu:
“… Türkiye ,kendilerine karşı aynı dostluk ve kardeşlik hisleri beslediği bütün Arap milletlerinin de bu antlaşmaya müsavat şartlarıyla ve en yakın zamanda katılmasını hem onların menfaatleri, hem kendi menfaati icabı görmekte ve bunu samimiyetle arzu etmektedir…”
Dışişleri Bakanı Köprülü de ,Türk-Irak paktının imzalanmasından sonra 27 Şubat 1955 günü TBMM’inde yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“… Bu antlaşmanın bizimle Irak için olduğu kadar Ortadoğu milletleri ve daha doğrusu dünyanın bütün hür milletleri cephesi için de emniyet ve istikrar sağlayan ve ati için büyük ümitler veren bir unsur teşkil ettiğine kaniiz… Irak’la akdettiğimiz antlaşma, kendileri ile asırlarca kardeşçe beraber yaşadığımız bu bölgenin realist ve sağlam düşünceli insanları için hayırlı ve ümit verici bir eserdir.Diğer Arap milletlerinin de bu çok hayırlı antlaşmaya biran evvel iştiraklerini samimiyetle temenni etmekteyiz…”
Türkiye hem Amerikan telkinleri hem de kendi pakta olan inancıyla paktın imzalanmasından önce olduğu gibi sonrada Arap ülkelerinin pakta katılımını sağlamaya çalışmıştır. Çünkü diğer Arap ülkelerinin pakta katılımını sağlamaya çalışmıştır. Çünkü diğer Arap ülkelerinin en azından bir kısmının katılımı olmadan pakt fonksiyonunu icra edemezdi.
Irak’ta bulunan ABD büyükelçisi Waldemer Goldman ABD dışişleri bakanlığına paktla ilgili bilgi sunarken şunu da ifade ediyordu:
“Biz açıkça Suriye’nin Mısır’ın ve Suudi Arabistan’ın paktın dışında bırakılarak yabancılaştırılmalarını teyit etmediğimizi bildirmiştik.Çünkü bu ülkeler olmadan bu paktın etkisiz ve sağlıksız bir savunma girişimi olacağı inancını belirtmişti.”
Türkiye bu görüşlerden hareketle özellikle pakta karşı tarafın durumu ve nispeten yakınlık gösteren Lübnan ve Ürdün üzerinde durmuş ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar Haziran 1955’de Lübnan’ı ; Kasım’da da Ürdün’ü ziyaret etmiştir.
“Cumhurbaşkanı Celal Bayar 2-8 Kasım tarihlerinde Ürdün’e yaptığı ziyaret yeni birtakım ümitler uyandırıyordu.” Ürdün’den döndükten sonra Celal Bayar 8 Aralık’ta Adana’da yaptığı konuşmasında, Ortadoğu’nun savunma hattında bir boşluk olduğunu ve bu boşluğun doldurulması gerektiğini söylüyordu.Bağdat Paktının bu amaçla imzaladığını vurgulayan Bayar, Amerika’nın büyük bir olasılıkla pakta dahil olacağını belirtiyordu.Türkiye’nin herhangi bir devletin haklarına, özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına yönelik planları bulunmadığını anlatan Bayar,Türkiye’nin Ortadoğu’nun tüm uluslarının özgürlük ve güven içerisinde yaşamalarını ümit ettiğini söylüyordu.Ancak bu amaç için Ortadoğu ülkelerinin işbirliği yapmaları gerekiyordu.Bayar Ürdün’ü ziyaretindeki asıl amacın bu olduğunu anlatıyordu.Bağdat paktı ülkelerinin 21 Aralık 1955’te Bağdat’ta yapılan ilk toplantısında ,pakta üye tüm ülkelerin Başbakanları katılıyorlardı.Amerikan Büyükelçisi Gallman, Amiral Cassady ve General Caraway bu toplantıya “gözlemci”olarak katılmışlardı. Amerikan Büyükelçisi yaptığı konuşmasında , Amerika’nın Bağdat paktını desteklediğini şu sözlerle dile getiriyordu: “Bizim burada bulunmamız Amerika’nın Bağdat paktına duyduğu ilgiyi ve paktın amaçlarını gösterdiği yakınlığın bir kanıtıdır.”
Fakat Türkiye’nin diğer Arap ülkelerini pakta çekme çabaları sonuç vermemiş Irak dışında pakta katılan olmamıştı.

Paktın kuruluşundan önce ve sonra Arap ülkeleri en çok tepkiyi veren Mısır ve oluşturduğu kendi bloğu vermiştir.Bu tepkiler daha sonra ikili ilişkilerde gerginliğe yol açmıştır.
Dışişleri Bakanı Köprülü 26 Şubat 1955 günü TBMM de yaptığı konuşmada pakta tepkiler karşısında şöyle diyordu:
“… Bizim Bağdat’tan ve bilhassa Şam ve Beyrut’tan ayrılmamızı müteakip bir kısım Arap memleketlerinin bu muahedeye karşı tamamı ile muarız bir vaziyet almaları ve bu adeta o mıntıkanın sulh ve sükununa karşı yapılmış bir suikast şeklinde göstermek istemeleri ve bu maksatla da bildiğimiz mahut tarafsızlık siyasetini ileri sürmeleri ,ne bu memleketin menfaatleri ile ,ne bu mıntıkanın menfaatiyle ve ne de yeryüzündeki sulh cephesinin hürriyet cephesinin menfaatleri ile kabili telif değildir…bitaraflık cephesini teşkil ettiklerini zannedenler, bilhassa Orta Şark sahasında bitaraflık siyaseti ile kendi memleketlerini tehlikeden koruyacaklarını zannedenler hiç düşünmüyorlar ki eğer bugünkü müdafaa cephesi , hürriyet cephesi olmasa idi o memleketler şimdiye kadar, çoktan mütearrızın birer küçük lokması halinde ortadan kalkmış bulunacaklardı…”
Dışişleri Bakanının bu konuşmasına hedef teşkil eden Mısır ve Suriye’nin 1955 Martı’nda Bağdat Paktı’na karşı yeni bir paktın hazırlıklarına başlamaları Türkiye’de tepkiyle karşılanmıştır.Başbakan Adnan Menderes konuyla alakalı verdiği demeçte Mısır ve Suriye’yi Pakt girişimlerinden dolayı eleştirmiştir.Ayrıca Menderes Suriye’yi Türkiye ile olan uzun sınırını unutmakla hata yaptığını ve Türkiye’nin Suriye ile iyi ilişkiler arzulamasına rağmen Suriye Hükümeti’nin Türk aleyhtarı politikasına devamı halinde ,Türkiye-Suriye İlişkilerinin geleceği hakkında derin endişe duyduğunu ifade etmiştir. Daha sonra iki ülke arasında karşılıklı notalaşmalar cereyan etmiş ve Başbakan Menderes’in ifadesiyle Türkiye-Suriye ilişkileri çok ciddi bir duruma gelmiştir

Bütün bu gerginlikler çerçevesinde pakta karşı çıkan ülkeler tutumlarını sertleştirdikçe Türkiye’nin tutumu daha da sertleşmiştir.
Türkiye pakt karşısında gösterilen tepkiyi Arap dünyasındaki liderlik yarışına bağlamıştır.Zafer gazetesinde bu şöyle ifade edilmiştir:
“…Bazı Arap memleketlerinin Bağdat Paktına Karşı giriştikleri hücumlarının saiklerini araştırmak gerekirse,Mısır Bağdat Paktında Arap dünyasının lideri olmak gibi hayli şayanı münakaşa olan iddiasına karşı bir tehlike görmekte olduğunu Suudi Arabistan’ın ise Irak’ın kuvvet itibar kazanmasında bir haşimi üstünlüğü tevehhüm ettiğini ve Suriye’de bu tarz bir endişe telkin edilmiş olduğunu müşahede etmek zaruri olur…”
Aynı konuda yine dönemin basınında iddialar hakkında şu ifadeler kullanılıyordu:
“… Mısır liderleri modası geçmekte olan bir emperyalizmin Orta Şarkta son amatörleri halindedirler. Afrika ve Orta Şarkı içine alacak bir camia tesis edip bunun başına geçmek istemektedirler…”
Başbakan Menderes ise 2 Temmuz 1956 tarihli İngiliz Daily Telegraph gazetesine verdiği demeçte şöyle diyordu: “…Mısır rejimi,Arap ve Müslüman dünyasının lideri olmak hülyası ile kendi arasına girdiği için,Bağdat Paktına cephe almıştır..”

Tarafsızlık Politikası ve Demokrat Partinin Tutumu
Türkiye ile Bağdat paktına cephe alan Arap Ülkeleri arasındaki gerginliğin temelinde yatan neden 18 Nisan 1955’de Bandung’da toplanan Asya-Afrika ülkeleri konferansında bir kez daha etkisini göstermişti.

Türkiye’nin Bandung Konferansı’na katılması ve tarafsızlık politikasına karşı takındığı tavır bugüne kadar farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. Bir yandan, Türkiye’ye Bağlantısız ülkelerin liderliğini kaçırdığı suçlaması yapılırken ,diğer yandan, tarafsızlık karşıtı politikasıyla hür dünya ülkelerinin gözünde itibarını artırdığı görüşleri de savunulmaktadır.Ancak bu değişik yorumlar, o dönemin çerçevesi içerisinde yeniden değerlendirilmelidir.Her şeyden önce Menderes’in dış politika felsefesi, her türlü tarafsızlık eğilimine karşı idi. Bandung Konferansı 18- 24 Nisan 1955 tarihlerinde Bandung’da yapıldı ve bu konferansa 29 ülke katıldı.Türkiye’yi temsil eden Fatih Rüştü Zorlu ‘ya göre her şeyden önce böyle bir tarafsızlık politikasının sonucu olarak , Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi, bütün ülkeler böyle bir politika takip ettikleri sürece bir tehlikeye maruz kalacaklardı.Zorlu Türkiye’nin NATO üyesi olmasındaki asıl amacın Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesini güven altına almak için olduğunu söylüyordu.Bu nedenle de Zorluya göre Türkiye “barışın bir kalesi” idi.
Görüldüğü gibi Türkiye, NATO’yu ve genellikle Batı blokunu savunmakla , konferansta her türlü blokların ve bloklaşmanın aleyhinde olan, tarafsızlığı kendilerine dış politika ilkesi olarak kabul eden devletlerin karşısına çıkmış bulunuyordu.Bunlar, Türkiye’yi Batının sözcüsü olarak görmüşler ve bundan büyük hoşnutsuzluk duymuşlardır.
Kaldı ki Fatih Rüştü Zorlu sonradan yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin Bandung’a Batının sözcülüğünü yapmak üzere ve Batının ısrarı üzerine gittiğini açıkça söylemiştir. Gerçekten Zorlu, 1956 Dışişleri Bakanlığı bütçesinin TBMM’nde görüşülmesi sırasında yaptığı bir konuşmada şöyle söylemektedir.: “Biz kendi politikamızı kendi görüşümüzü önce kendimiz savunacağız ve dostlarımızla birlikte savunacağız.Biz oraya son dakikada gittik. Bu iştiraki müttefiklerimiz çok arzu ettiler,aman gidin dediler, siz gitmediğiniz takdirde fena olacaklar dediler.”
Bandung Konferansı’nın milletlerarası politikada önemli bazı sonuçları olmuştur.Bunların birincisi , Asya- Afrika devletlerinin, kendi aralarında kesin bir örgütlenmeye gitmemekle beraber , Birleşmiş Milletler içinde yeni ve etkili bir blok olarak belirmeleridir. Türkiye bu blokun Birleşmiş Milletlerdeki toplantılarına katılmakla beraber, birçok konuda , özellikle sömürgecilikle ilgili olanlarda, Batı ile birlikte harekete devam etmiştir.
Bandung Konferansı’nın milletlerarası politika bakımından ikinci sonucu “barış içinde bir arada yaşama” ve “tarafsızlık” görüşlerinin kuvvetlendirilmesi ve bunların Asya- Afrika devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından benimsenmesini sağlamış olmasıdır. Oysa Türkiye, bu gelişmeyi küçümsemiş ya da tehlikeli addetmiş görünmektedir. Nitekim , Başbakan Adnan Menderes, Konferanstan kısa bir süre sonra bir yabancı haber ajansına verdiği demeçte, bu konuda şöyle demektedir: “Bugüne kadar misalleri ile görmüş oluyoruz ki Rusya’nın ileri sürdüğü ……pacifique nazariyesi, bizim anladığımız manada, yani milletlerin ve devletlerin yekdiğerinin işlerine müdahale etmesinden masun olarak herkesin hak hürriyet ve istiklaline ve toprak bütünlüğüne tam bir riayet içinde , bir sulh ve geçim değil ,bir millet’in ötekine hakim olması karşısında tahakküme maruz kalanlara katlanması şeklinde tecelli etmektedir. Bu vaziyete ya tabi olmak yani yahut ta kendimizi müdafaaya azmetmek şıkkından birini seçmek zaruret ise Tarafsızlık -neutralizm- diye üçüncü bir şık mevcut değildir. Bir nevi öteden beri tarafsızlık siyaseti takip etmiş olan devletlere yenilerinin ilavesi suretiyle bitaraflık bloku teşekkül edecek olursa , bu müşterek emniyet sisteminde teşkil edecek ve herkesten evvel bu siyaseti takip etmek mevcudiyetini tehdit eden bir durum hasıl olacaktır.”
Türkiye Bandung konferansında adeta Batının savunuculuğunu yapmıştır. Aslında 1950’lerden itibaren Ortadoğu politikasının temelini Batının dış politikası yönlendirmiştir. Bu şartlar içinde Türkiye hep bu Batı endeksli düşündüğü için Ortadoğu’da istikrarlı ve çok yönlü bir politika izleyememiştir. Bandung sadece başarısız tek yönlü batı taraftarı politikanın bir halkasıdır. Bu yüzden Türkiye zamanla Ortadoğu’da yalnızlığa itilecektir. Bunun bir neticesi olarak bu gerginlik içerisinde “Bir Yunan gazetesine demeç veren Mısır Başbakanı Nasır, Kıbrıs konusunda Yunanistan’ı desteklediğini” açıklamıştır.
Türkiye Ortadoğu ile daha iyi ilişkiler kurup hatta liderlik havasına bile girmişken Batı endeksli tek yönlü politika yüzünden entegre olmaya çalıştığı Ortadoğu’dan iyice kopmuştur.

SSCB’nin Ortadoğu’ya Girmesi
Türkiye’yi Arap ülkelerinden uzaklaştıran nedenlerden biri de hiç şüphesiz Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya girip aktif hale gelmesidir.Buna da imkan veren Bağdat Paktı’nın oluşturduğu gergin ortam olmuştur. “Bu şekilde 1945’ten itibaren Türkiye’nin genel planda ki dış politikasının Batıya doğru yön almasını etkileyen temel dış etken olan Sovyetler Birliği,Türkiye’nin Ortadoğu Politikasının şekillenmesinde de etkili olmaya başlamıştır.” Evet aslında Sovyetlere karşı kurulmuş olan bir savunma sistemi Sovyetlerin işine yarar bir hele getiriyordu.
Bağdat Paktında hep ön planda olması Türkiye’nin bu tavrı Sovyetler ile kendini karşı karşıya getirmişti.
Sovyetler Birliği 18 Mart 1954 tarihli notasında şu iddialarda bulunuyordu.
“Türk-Pakistan paktı,Orta doğuda teşekkül edecek bir askeri blokun nüvesi addolunmaktadır.Ne Türkiye,Ne de Pakistan hiçbir tecavüz tehlikesine maruz bulunmadıklarına göre,bu pakt,tedafüi bir pakt addolunamaz.Bilakis,Türk ve Pakistanlı devlet adamlarının beyanlarından da anlaşıldığı vecihle,bu paktın hazırlanması Atlantik blokunun askeri planlarıyla sıkı surette bağlıdır…
Türk Hükümetinin böyle bir hareketi,Yakın ve Ortadoğu’daki durumu vahim kılmaktan hali kalamayacağı gibi,Sovyetler Birliği’nin güvenliği ile doğrudan doğruya ilgilidir.
Sovyet Hükümeti,böyle bir siyasetin,Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki münasebetlere zarar vermekten hali kalmayacağı hususuna Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin dikkatini çekmeği lüzumlu görür…”
Türkiye ise 9 Mayıs 1954 tarihli cevap notasında Sovyet iddialarını reddetmiş çabalarının Birleşmiş Milletler prensiplerine uygun barışçıl bir nitelik taşıdığını belirtmiştir.
Paktın kuruluş sürecinde de Sovyetlerin bu suçlamaları devam etmiştir.Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra ilişkilerimiz Sovyet Dışişleri Bakanı’nın 16 Nisan 1955’de yayınladığı resmi açıklama da görebiliriz.Yapılan açıklamada ABD ve İngiltere suçlanıyordu.Ayrıca Oratdoğudaki gruplaşmalar NATO’nun bir parçası olarak değerlendiriliyor ve şiddetle karşı çıkılıyordu.
Aslında Sovyetler Birliği Stalin’in ölümünden sonra Türkiye’ye karşı düşmanlık politikasını sona erdirmiş ve bir dostluk kampanyasına girişmişti.Hatta yeni Sovyet başbakanı Bulganin “Stalin iki ülkenin ilişkilerini bozdu “diyerek ikinci dünya savaşı sonrası isteklerinden vazgeçtiklerini açıklıyordu.Sovyetlerin Bu barış atakları karşısında Türkiye Dışişleri Bakanı Köprülü ise bu çabaların Sovyet evrensel stratejisinin bir bölümü olarak karakterize ederek,Sovyetler Birliği’nin amacının “hür dünyayı” yanıltarak sanki Sovyetler Birliği’nin saldırgan hedefleri yokmuş düşüncesini uyandırmak olduğunu söylüyordu. Sovyetlerin bu ılımlı yaklaşımları 1956 yılında da devam etmiş ve Mart ayında Sovyet Basının da Başbakan Menderes’in Moskova’ya davet edildiği belirtilmiştir.
Sovyetlerin bu yaklaşımını Türk yetkililer sadece aldatmaca ve taktik olarak yorumlamışlar,ikili ilişkilerinde Sovyetler ile olan mesafeyi daha da artırmışlardır.Oysaki NATO ülkeleri Sovyetlerin bu tutumunu yumuşama emaresi olarak algılamışlardır.
Türk- Sovyet ilişkilerindeki bu gelişmeler Türkiye’nin Ortadoğu politikasına daha duyarlı davranmaya sürüklemiştir.Çünkü Mısır ve Suriye’nin Sovyetler Birliği ile işbirliğine gitmesiyle artık soğuk savaş Ortadoğu’ya sıçramış oluyordu. Bağdat Paktı’na katılmayan Arap ülkelerine karşı oldukça sert tepkiler vererek yollarını ayıran Türkiye artık Sovyetler Birliği’nin de karşı safta aktif hale gelmesiyle Arap ülkerinden daha fazla uzaklaşıyordu.

11 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir